Wednesday, October 11, 2017

Bizim Das Reboot'umuz

Bizi Eskişehir'de yenip grubumuzu lider bitiren İzlanda'nın ilk başarısı değil bu. Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanan en düşük nüfuslu ülke olarak tarihteki yerini alan ve 2016 Avrupa Şampiyonası'nda çeyrek final oynayan bu küçük ada ülkesi 2014 Dünya Kupası elemeleri grubunu Slovenya'nın üstünde bitirip play-off'a kalarak futbolseverlerin dikkatini çekmişti. Belki Hırvatlar onlara bir boy büyük gelmişti o gün ama sonraki elemelerde alacakları başarıların tesadüf olmayacağının sinyallerini veriyorlardı. 2013'ün sonbaharında dinlediğim bir Football Weekly podcast'ında röportaj yapılan İzlandalı bir yetkili bu küçücük ülkenin nasıl bir futbol ülkesi haline geldiğini anlatırken söze iklimden girmişti. "Biliyorsunuz bizim ülkemiz çok soğuk. Yılın büyük bölümünde sahaların üstü buz kaplı oluyordu; yaz aylarında ise eriyen buzlardan sahalar çamura dönüyordu. Sorunu buradan çözmeye karar verdik ve profesyonel - amatör farketmeksizin ülkedeki tüm futbol sahalarını bu iklim koşullarında hizmet verebilecek hale getirdik." Konuşmasının devamında bu sayede çok daha fazla futbolcu adayına kendini gösterme ve geliştirme şansı doğduğunu, Avrupa'daki örnek ülkelerin yolundan giderek inşa ettikleri altyapı sistemlerinin de yavaş yavaş meyve verdiğini anlatıyordu. 



2018'de Rusya'da olmayacağımızın kesinleşmesinin ardından yabancı sınırı kuralı ve futbolcu yetiştirme konuları tekrar popüler spor medyasınca gündeme getirilmeye başladı. Biraz daha somut bilgi ve detay sevenler ise Türkiye'nin şansı hala sürerken hazırlanan Socrates'in Ekim sayısında Atahan Altınordu ve Kutay Ersöz'ün çalışmaları sayesinde Türkiye dahil pek çok Avrupa ülkesinde 22 yaş altı ve altyapıdan yetişmiş futbolcuların aldığı sürelere dair yüzde cinsinden verilere ulaşabilirler. Dört sezon önceki durumumuzu açıklayan benzer bir çalışmamı ben de bu blogda 2013 Aralık'ında yayınlamıştım. Aradan geçen yaklaşık dört yılda yabancı kuralı üç kez değiştirildi. Oyuncu yetiştirme ve gençlere şans verme konusundaki başarımız hakkında rakamların gösterdiği gerçek ise pek değişmedi. Avrupa'da bizden kötüsü yok bu işte. Bunu değiştirmek istiyorsak ilk yapmamız gerekenin bu gerçekle yüzleşmek olduğunu düşünüyorum. Getirilen anlık ve dayanaksız çare önerileri bir işe yaramıyor. Futbolumuzu yönetenler futbolcu yetiştiren bir ülke haline gelmemiz adına yabancı sınırını değiştirmek dışında bir metot uygulayabilecek vizyona ve birikime sahip değiller. Bu kabullenme olmadan çözümü yabancı futbolcu sınırından başka yerde arama yoluna gidilmesi mümkün olmayacaktır. 

Bu sorunu ne biz ilk defa yaşıyoruz ne de böyle bir duruma düşen ilk ülkeyiz. Almanya'nın hali on beş - yirmi yıl önce bizimkini andırıyordu. 2014 Dünya Kupası'nı kazandıklarındaysa temellerini 1990'lı yılların sonunda attıkları bir projenin son meyvelerini topluyorlardı. Raphael Honigstein "Das Reboot" adlı 2015 çıkışlı kitabında en ince ayrıntılarına kadar bu projenin neden ve nasıl tasarlandığını anlatıyor. Yazar ile bu hafta içinde yazıştım ve kitabın bu sonbahar bitmeden Türkçe olarak satışa çıkmasının beklendiğini öğrendim. Bugün Türk futbolunu şuradan şuraya getireceğini öne süren, federasyonda veya altyapı sisteminin inşasında yetkili pozisyonlara talip olan herkesin bu kitabı okuması şart. Çok ama çok ciddiyim... Bu kitabı okumamış kimse Türkiye'de futbolcu geliştirilmesini planlayacak, "Yabancı futbolcu sınırı X olmazsa Türk futbolcu yetişmez; o yüzden biz de X olarak belirledik" diyecek yetkiye sahip olmamalı. Bununla ilgili kanun (ya da KHK artık) çıksın acilen.




1990'ların sonuna gelindiğinde İngiltere'deki Avrupa Şampiyonası'nda kazandıkları kupaya rağmen giderek yaşlanan milli futbolcuları Almanlar'ı tedirgin etmekteydi. Milli takım teknik direktörü Berti Vogts daha kupayı kazandıkları 1996 senesinde federasyon başkanı Egidius Braun'a altyapıların yetersizliğini ifade etmeye başlamıştı. 1998 Dünya ve 2000 Avrupa Şampiyonaları'nda yaşadıkları hüsranlar ise onlar için alarm vazifesi gördü. Kazanmak için sadece Alman olmanın yetmediğini fark ettiler. Bir futbolcu fabrikası haline gelen Fransa'nın yaptıklarını incelemeye ve kendi ülkelerine uyarlamaya başladılar. Fransızlar en ünlüsü Clairefontaine'de olan federasyona ait yetiştirme merkezlerinden kısa süre faydalandıktan sonra futbol kulüplerini benzer tesislere sahip olmaya mecbur bırakmıştı. Bir noktadan sonra en yetenekli gençlerin büyük çoğunluğu kulüplerde oynamaktaydı. Bu sistemin işe yaradığını gören Alman federasyonu hem Stützpunkt (tam çevirisi destek noktası ama sanırım doğru tercümesi üs) adlı oyuncu keşfetme merkezlerini yaygınlaştırmaya hem de profesyonel takımlara oyuncu yetiştirme sorumluluğunu daha ciddi şekilde üstlenmeleri konusunda baskı yapmaya başladı. 

Stützpunkt sisteminin temel amacı ülkedeki futbolcu adayı çocuk nüfusunun olabildiğince büyük bir oranına kendini gösterme imkanı tanımaktı. Braun tarafından göreve çağrılan ve geçmişinde genç futbolcularla farklı düzeylerde çalışmış olan antrenör Dietrich Weise ile spor bilimleri alanında eğitimini yeni tamamlamış olan asistanı Ulf Schott ülkeyi karış karış gezerek en ücra köylerdeki çocukların bile bir genç fubtolcu üssüne ulaşmasına olanak tanıyacak bir ağı tasarlamaya başladılar. Amaçları her çocuğun evine en fazla 25 km uzaklıkta bir üs olmasını sağlamaktı. Alman futbol federasyonunun internet sitesinde bu ağın günümüzde ulaştığı halini ve Weise ile Schott'un tohumlarını attığı sistemin amacına ulaşmış olduğunu görmek mümkün. Bugün Almanya'da federasyonun kurduğu 366 üste 600,000 tane 12 yaş altı çocuk kendini gösterme ve futbolunu geliştirme imkanı buluyor. TFF'nin sitesindeki verilere göre ise Türkiye'de 60 noktada 15,000 çocuk izleniyor. Bu işin nicelik tarafı. Bir de nitelik tarafı var tabi...

Weise ve Schott sadece fiziksel ve teknik donanımın iyi futbolcu olmak için yeterli olmayacağının farkındaydı. Onlara göre üsleri ülkenin yerleşim birimlerine eşit mesafede dağıtmanın diğer çok önemli getirisi de çocukların temel eğitimlerini aksatmadan futbol antrenmanlarına gidebilmeleri olacaktı. Bu sistemden yetişen ilk neslin oyuncularından olan Philip Lahm Honigstein'ın kitabında her Salı ve Perşembe saat 14:00'te okuldan alınıp Bavyera bölgesindeki bir tesise götürüldüğünü, burada iki idman arasında ders çalışmaları için doksan dakika ayrıldığını, hatta okuldaki notlarının antrenörleri tarafından takip edildiğini anlatıyor. Bugün farklı yaş kategorilerinde Almanya genç milli takımlarına çağrılan futbolcuların Gymansium'a (orta öğrenim okul tiplerinin en üst düzeyinde olan ve öğrencileri üniversite giriş sınavı Abitur'a hazırlayan okullara) gitme oranının Almanya halkının ortalamasının üzerinde olması (%70 vs %50) ile bu futbolcuların sahada farklı taktikleri disiplinli bir şekilde ve doğru anlarda doğru kararları vererek icra edebiliyor olması arasında bir bağ olmadığını sanmak en nazik tabirle saflık olur. 

Tıpkı Fransa'daki gibi Almanya'da da futbolcu yetiştirme konusunda kulüpler ciddi atılımlar yaptılar. 2002-03 sezonundan itibaren Alman birinci ve ikinci liglerinde yer alacak her takımın performans merkezi adı verilen ve en az biri Astro Turf zeminli olan en az dört idman sahası, UEFA A lisansı olan en az bir sportif direktör, en az biri A seviyesinde UEFA Pro lisansı olan en az iki antrenör, bir kaleci antrenörü ve iki fizyoterapist gibi 250 kritere uygunluk gösteren altyapı tesislerine sahip olması mecburi hale getirildi. 2007 yılından itibaren bu tesisler bağımsız bir Belçika firması tarafından değerlendirilmeye ve bir ile üç yıldız arasında notlandırılmaya başladı. Yetiştirdiği gençleri birinci takımına yerleştirmede olağanüstü performans gösteren takımlara bonus bir yıldız veriliyordu. Federasyon kaliteli tesislerin yaygınlaşmasını teşvik etmek amacıyla UEFA'nın Şampiyonlar Ligi'nde temsil edilen ülke federasyonlarına Avrupa kupalarında oynamayan takımlara aktarılması koşuluyla dağıttığı paydan bu yıldız notlandırmasına göre dağıtım yapmaya başladı. Üç yıldızlı tesislere sahip takımlara 400,000 Euro ödenirken bir yıldızlı tesis sahipleri 100,000 Euro ile yetinmek durumundaydılar. 2007-2009 arasındaki ilk değerlendirme dönemi sonu itibariyle Bundesliga'daki yedi takımın üç yıldızlı tesisleri vardı. 2014 dönemi sonunda ise on beş Bundesliga takımı üç yıldızlı performans merkezine sahip olmanın avantajından yararlanıyordu. Başlangıçta maddi imkansızlıkları gerekçe göstererek bu gerekliliğe soğuk bakan 2. lig takımlarının ikna edilmesiyle bu düzenin ilk iki yılında otuz altı birinci ve ikinci lig takımı oyuncu yetiştirmeye 114 milyon Euro kaynak sağlamıştı. Bu kaynak 2014-15 sezonu sonunda 1 milyar Euro'yu geçmiş durumdaydı. 

Almanya bu köklü değişikliklere gitmeye karar verirken ciddi bir yanılgıdan kendini kurtarmaktaydı. Milli takım utanç verici sonuçlar alsa da Alman kulüp takımları 1997 - 2002 arasında istisnasız her sezon Şampiyonlar Ligi'nde yarı final oynamıştı ve iki kere kupayı kazanmıştı (1997 Dortmund ve 2001 Bayern). Kulüpler bazında son derece başarılı bir dönemde olsalar da 98 Dünya Kupası çeyrek finalinde Hırvatıstan'a 3-0 mağlup olmaları ve Euro 2000 grubunda sadece bir puan almaları onları uyandırmaya yetti. 2002 Dünya Kupası'nda Türkiye'ye başarıyı getiren en önemli futbolcular arasında olan Almanya kökenli Yıldıray, Ümit ve İlhan'dan sonra biz yabancı uyruklu futbolcularla bu işi kotarabileceğimizi sanıp derin bir uykuya girerken Almanlar tesadüflerle geldikleri finalin kendilerini aldatmasına izin vermediler. Bir yandan futbolcu yetiştirme devrimini yürütüp diğer yandan yabancı uyruklu olan ve Almanya'da yaşayan gençlerin vatandaş olması için gereken kriterlerini yumuşatarak Emre Can, Mesut Özil, Kerem Demirbay, İlkay Gündoğan, Sami Khedira gibi oyuncuları havuzlarına kattılar. 

Almanlar 2014 Dünya Kupası'nı ev sahibi Brezilya'yı silindir gibi ezerek ulaştıkları finalin sonunda kaldırdığında kadroda olan Alman'ı göçmeni yirmi dört futbolcudan yirmi biri Honigstein'ın kitabında anlattığı sürece bir noktasında dahil olmuştu. Bu zaferlerinin üstünden üç yıl geçti ve Almanya'dan futbolcu fışkırmaya devam ediyor. Bugün çok önemli futbolcuları dışarıda bırakarak bile neredeyse birbirine denk dört tane milli ilk 11 çıkarabiliyorlar. 



The Guardian geçtiğimiz günlerde geleceği parlak altmış 2000 doğumlu oyuncuyla ilgili bir çalışma yayınladı. Listede Berke'nin olmasını futbolcu yetiştirme başarımızın bir meyvesi olarak görüp bildiğimizi okumaya devam mı edeceğiz? Yoksa kendi Reboot'umuzu mu yapacağız? 

Karar bizim...


NOT: Aynı konuyla ilgili geçtiğimiz ay yazılmış bu yazıya da bakmanızı öneririm.

NOT2: Yakın bir dostum yazıyla ilgili görüşlerini paylaşırken çok doğru bir tespit yaptı ve "Ülke olarak bir önceki yazıda konu olan hata kabullenme dürtüsünü içselleştirmedikçe altyapı sistemini çözmemiz mümkün değil" dedi. O kadar haklı ki...

No comments:

Post a Comment